Vildan Orancı yazdı: “Fas Büyüsü”

Fas’a ilk kez 2015 yılının Ekim Ayı’nda gitmiştim, Ebru ve henüz annesinin karnındaki Ali’yle önce Casablanca, oradan trenle Marakeş’e geçmiştik…ve tıpkı İtalyayı sevdiğim gibi sevdim Fas’ı, sonra ilk işim 2. gezimi planlamak oldu, bu sefer kuzeye Tangier’e gittik Gözde’yle. Burada Fas’a yaptığım 2 büyülü geziyi ve 3. Fas planımın ayrıntılarını paylaşacağım.

Fas’ta beni en fazla çeken elbette çölleriydi, ancak 2 seferdir çöl falan göremedim. İkincisi Atlas dağlarıydı, onları da henüz pek görebildiğim söylenemez…. onun yerine muhteşem okyanusu, türlü ışık oyunlarının döndüğü dar sokakları, ilginç kültürü (bunu elbette çok açacağım), enfes estetiği, el değmemiş dokusu ile karşılaştım. Özellikle 2. gidişimde kafamdaki Fas’tan (halbuki o bile çok güzeldi) çok daha muhteşem bir ülkeyle tanıştım, ve henüz tanışmadığım yönlerini keşfetmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.

İlk gidişimizi THY’nin Kazablanka uçuşu ile yapmıştık, ancak bu şehirde hiç oyalanmadan trenle Marakeş’e geçtik…Kazablanka ne kadar modern ve büyük şehir havasındaysa Marakeş bir o kadar keşmekeş ama kendine has çekiciliği olan bir şehirdi…. uzunca bir uçak ve tren yoculuğunun ardından oldukça yorgunduk ve bir an önce otelimizi daha doğrusu Riad‘ımızı bulmak istiyorduk… Fas’ta eskiden geniş ailelerin yaşadığı büyük avlulu tipik Fas evlerini 8-10 odalı butik otellere çevirmişler ve Fas kültürüne uygun şekilde dizayn etmişler; işte bunlara Riad deniyor, ve en ucuzu bile (gecelik 25 euro civarında) çok güzeldi… işte güzeller güzeli Riad’ımıza bir an önce kavuşmak için keşmekeş Marakeş şehrinde ( fakat bu hiç de kolay olmayacaktı ki) yanımıza 2 küçük çocuk yaklaştı ve bizi adresimize götürmeyi teklif etti… böylelikle hafif tacizkar, ısrarcı ve yardımsever (ya da dirhem sever🙂 Fas kültürüyle ilk kez bizzat tanışmış olduk… ve tabii avlusunda 200 yıllık dallarından düşecek kadar meyve dolu ve benim suni zannettiğim bir portakal ağacı bulunan güzel Riad’ımıza da kavuşmuştuk…

Fas’ta Pazarlık ve Marakeş’te Zaman Kavramı

Fas’tayken ya da gitmeden önce burası ile ilgili bilinmesi gereken en önemli şey ülkede hiçbir şeyin fiyatı olmadığı! …tüm fiyatlar orada o anda belirleniyor, ve tamamen kültürel bir şey. İlk günlerde bu durum bizi biraz ürkütse ve sıksa da sonrasında sevmeye bile başladığımızı itiraf etmeliyim. İlk büyük alışverişimizi ilk gün yapmasaydık aslında her şey yolunda gidecekti, 170 euro olan el yapımı deri çantayı 100 euro’ya indirince biz müthiş bir pazarlık yaptığımız sanmıştık, halbuki pazarlığın ne olduğunu henüz bilmiyorduk, öğrendiğimizde ise maalesef bazı şeyler için artık çok geçti, önümüzdeki maçlara bakacaktık…

Fas derken özellikle Marakeş’ten bahsettiğimi eklemeliyim, çünkü burası daha ziyade Afrika kıtasının en kalabalık Jemaa el-Fnaa meydanına sahip ve görüp görebileceğiniz en büyük pazar yeri, tüm şehir adeta açık bir pazar yeri, Arapça tabiriyle ‘souk’. İşte bu pazarlarda gerçekten dünyanın en güzel el yapımı deri çantaları, kaktüs ipeğinden yapılma Berber kilimleri, yün kilimler, baharatlar, boyalar, antikalar, daha neler neler var. Normal bir insan evladı burada günlerini geçirebilir ve yine de doyamayabilir… Neyse, dediğim gibi Fas’ta herhangi bir şeyin fiyatı yok, öyle dükkana gidip bu ne kadar diye soramıyorsunuz. Önce sizi içeri buyu ediyorlar, çünkü alışverişin bir seramonisi var, adamlar bunun kitabını yazmış (gerçekten adamlar, yoksa cinsiyetçi bir ifade kullanmak istemem, hiç kadın satıcı görmedim)… içeri gidridkten sonra nefis ballı nane çayınız geliyor, ki kendileri buna ‘viski Berber’ diyorlar, yani Berber viskisi. Berber’ler Fasta Araplarla beraber yaşayan bir ırk, Arap ve Berber’lerin oranı yarı yarıyaymış, aralarında bir husumet yokmuş, bir de Tuareg’ler varmış ama onlar çok daha azınlıktaymışlar….evet nerede kalmıştık, viski Berber’imizi içiyorduk, ve pazarlık başlıyor… ilk önce sohbet etmek istiyorlar, ama laf olsun diye değil, gerçekten iletişim kurmak için, böyle alışmışlar, diğer türlüsü garip geliyor.. bize bu nasıl garip geliyorsa onlara da bir malı alıp, parasını ödeyip dükkandan çıkmak garip geliyor…sohbet faslının arasına sıkıştırarak istediğiniz ürünleri seçiyor ve bir fiyat belirliyorsunuz, karşı taraf da kendi fiyatını belirliyor ve temelde orta noktada anlaşıyorsunuz, bu tamamen psikolojik bir oyun, aslında bir kazananı yok, çünkü bu seremonini sonunda mutlaka ‘are you happy’ yani mutlu musun diye soruyorlar. Aslında bana kalırsa müslüman bir toplum olduklarından hakkını helal etmeni ve oradan bu şekilde ayrılmanı istiyorlar… bu pazarlık işinin sadece turistlerle yapıldığını zannediyorduk önceleri, sonradan pazarlığın Fas halkının gündelik yaşamının bir parçası olduğunu ve domatesi bile bu şekilde aldıklarını duyunca çok şaşıracaktık… bir müddet için eğlenceli ama sürekli olursa bana çok yorucu bir hayat gibi geldiyse de, kültürlerinin parçası bu deyip geçtik…

Marakeş’te hayat elbette sadece alışverişten ibaret değildi ve görülecek çok yerler vardı; ancak biz zaman darlığı ve biraz da plansızlıktan dolayı çok görmek istediğim deniz kıyısında bir şehir olan Essaouira‘ya gidemedik, bari onun yerine Atlas dağlarına gidelim dedik. Fas’ta şöförlü araba kiralamak çok pahalı değil, tabii pazarlık gücünüze de bağlı… bir de önceden çok ayrıntılı konuşmak lazım çünkü Fas’lıların kendi canlarının istediği şeyi dayatmak ve yaptırana kadar ısrar etmek gibi huyları var, kararlı olun, göz teması kurmayın🙂 …güzel Atlas dağları yerine saçma bir şelale’de bulduk kendimizi, pek memnun kalmadık ama yolda durduğumuz yerlerden uygun fiyatlara kilimler, argan yağları falan aldık, fena olmadı… bir de dönüşte Majorelle Garden’a uğradık, muhteşemdi… hem kaktüsler, hem renkler, yeşillikler ve dizayn bir arada… Majorelle bahçesini anlatamam, fotoğraflarına bakmak lazım… Yves Saint Laurent boşuna burada yaşamamış burada…Majorelle ne derseniz, petrol mavisi rengine Majorelle mavisi deniyor.

Avlusunda portakal ağacı olan Riadımızda kahvaltımızı etmek ve kuş sesleri arasında dinlenmek dışında Marakeş’te çok güzel restoranlar da keşfettik. İsmi biraz yanıltıcı olsa da Pepe Nero oldukça şık, içinde canlı müzik ve havuz olan bir restoran, hatta bizi kokteyllerle karşıladıklarında , artık geri de çıkamayacağımız için, çok pahalı olacağını zannetmiştik… fakat o güzelim yemeklere ve tatlılara komik rakamlar ödediğimizi hatırlıyorum.

 

Casablanca

İsmi ve reputasyonu ne kadar güçlü olsa da kocaman dalgarıyla Hasan II Camii dışında pek bir tarafını sevdiğimi söyleyemem bu şehrin…bir daha gidersem Türkiye’den Fas’a tek uçuş olduğundan giderim, içinde de fazla vakit kaybetmeden ülkenin içlerine dağılırım…

 

Tangier

Beni en büyüleyen, en sevdiğim şehirlerden biri oldu burası, belki de hayatımda kaldığım en güzel yer Dar Nour olduğu içindir… belki de İspanya ve Cebelitarık manzaralı  terasında otururken o taze berry’lerden, sıcacık bazlamalardan, taze sıkılmış meyve sularından, nefis kahvesinden oluşan muhteşem kahvaltısını İspanya ve cebelitarık manzarasına karşı ettiğimiz  içindir her sabah… belki de sur içinde Kasbah denilen eski şehrin sokaklarında kaybolurken bir anda karşımıza çıkan  Tim ve Tilda‘nın oturduğu köşeyi gördüğümüz andaki büyülenişimiz yüzündendir… ya da her gittiğimiz restoranın dekorasyonuna, yemeklerine, dizaynına ve Cebelitarığa bakan manzarasına ayrı ayrı hayran oluşumuz yüzündendir…geceleri Tim ve Tilda gibi dolaştığımız o eski Kasbah sokakların altın sarısı ışığının yansımalarında şehre her gece yeniden aşık olduğumuzdandır…ve ya Gözde’nin her yeri kitap dolu otelimizin oturma odasında bir anda Patti Smith’in kitabı kucağında bulduğundadır…belki de içindeki her objeyi, kitabı, aynayı ayrı ayrı okşayıp sevdiğimiz otelimizde vakit geçirmeye doyamadığımızdandır…

 

Assilah:

Tangier’e yaklaşık 1.5 saat uzaklığındaki bu minik şehre iyi ki gitmişiz…Ramazan olduğundan dolayı ve biz Haziran’da gitmiş olsak da tam sezon açılmadığından dükkanlar kapalıydı, ama deniz kıyısındaki bu beyaz şehirde Gözde’nin tabiriyle ‘spririt up’ olduk :-)…Assilah’ta her yaz bir festival düzenleniyor ve şehrin duvarları dünyaca ünlü sanatçılar tarafından çeşitli temalarda boyanıyor… biz duvar resimlerine bayıdık ve neredeyse hepsinin fotoğrafını çektik, hatta her yıl yenilerini görmek için oraya gitmeyi diledik…

 

Chefchaouen:

Gelgelelim Fas’a tekrar gitme sebebim olan mavi şehir Chefchaouen’e ( okunuşu şefşoen)
Tangier’dan yaklaşık 3-3.5 saat süren zorlu bir otobüs yolculuğu sonrası vardığımız Chefchaouen’de yine tipik bir Fas seremonisiyle karşılaşıyoruz, gideceğimiz yere bizi bırakmak isteyen gençler… çok yorgun olduğumuzdan çocuklarla uğraşmaya halimiz yok  Gözde’yle ve ‘parası neyse verelim’ diyerekten peşlerine takılıyoruz otelimizin yolunda. Gençlerden biri bayağı konuşkan çıkıyor, bize Chefchaouen’in tarihini, özellikle Avrupa’ya yapılan uyuşturucu ticaretinin çoğunun bu bölgeden olduğunu falan anlatıyor…bir müddet sonra şehri o mavi güzelliği içinde kendimizi kaybedip onu dinlemez oluyoruz zaten, her yer büyülü mavi…

Yine çok sevimli bir Riad’da kalıyoruz, zaten artık Fas’ta riadlar bizi hayal kırıklığına uğratmıyor…Chefchouen de öyle… ve ondan fazla bahsetmeyeceğim, sadece yemek konusunda pek mutlu olmadık, beklentide olmamak gerekiyor, onun dışında olağanüstü güzel bir küçük şehir…

 

Son Fas yolculuğumuz ramazan’a denk geldi malum, iyi ki de geldi aslında… ramazanda da orada bulunmanın tecrübesini yaşadık böylelikle. Çok tipik olarak büyük şehirlerde daha fazla açık restoran var küçük yerlere göre, bir de tüm Fas turistik olduğundan kimsenin yiyip içmesi rahatsızlık sebebi değil…insanlarla ramazan hakkında konuşma fırsatımız oldu, iftarda sadece meyve suyu, süt ve biraz hurma ile karınlarını doyurduklarını öğrendik ve çok şaşırdık… öyle gösterişli kuş sütü eksik olmayan pideli falan yemekler yemiyorlar asla, bunun nedenini de sadece 1 gün aç kalmakla açın hali anlaşılmaz, 1 ay boyunca aç kalmak gerekiyor diyerek açıkladılar… çok hoşumuza gitti…ve bir gün kaldığımız riad’da bir şeyler yiyorduk resepsiyonun hemen önündeki masaların birinde. Görevliden kahve rica ettik, henüz kahvemizi yapıp getirmişti ki, akşam ezanı okundu ve görevli mutfakta hazırlığa başladı, biz herhalde kendine iftarlık bir şeyler hazılıyor olacak ki derken hazıladığı yiyecekleri bize getirdi; bizde adettir, ramazanda önce misafirin karnı doyurulur diyerekten. Gözde’yle birbirimize bakıp, gerçek islam bu diyerekten iç gerirmiştik, ve yine çok mutluyduk…

Bir sonraki Fas yolculuğumuzda Tangier’ı tekrar görmek istiyorum, çöle gitmek ve orada bir gece kalmak istiyorum, Assilah festivaline denk gelip duvarların boyanışına şahit olmak istiyorum…Atlas okyanusunun daha fazla tadını çıkarmak, güzel Fas yemeklerini ve kahvaltılarını tekrar yemek ve biraz da alışveriş yapmak istiyorum… yine Fas’ta yine mutlu olmak için.

 

Son bir şey; ömrünün büyük kısmını Tangier’da yaşamış Paul Bowles’tan, duygularıma tercüman olmuş:

“Whereas the tourist generally hurries back home at the end of a few weeks or months, the traveler belonging no more to one place than to the next, moves slowly over periods of years, from one part of the earth to another. Indeed, he would have found it difficult to tell, among the many places he had lived, precisely where it was he had felt most at home.”
Paul Bowles, The Sheltering Sky

 

Daha fazla fotoğraf için instagram hesabım : https://www.instagram.com/______bleu/

 

Vildan Orancı

Yorum Yap

Bir Cevap Yazın