SosyalKafa

Yeni Medya Felsefesi: Dijital Diyalektiğe Giriş

Diyalektik yöntem ile dijitalin yolunu kesiştirmeden önce, söze diyalektiğin tarihsel arka planı ile başlamak iki kavramın ilişiğinin kavranabilmesi adına daha sağlıklı olacağını düşünüyorum.

Antik Yunan’da bu kavram sağlam ve doğru biçimde akıl yürütme sanatı anlamına geliyordu ve kısaca karşıtlıkların, yani zıtların önü alınamaz biçimde senteze ulaşmasını ifâde etmekteydi. Günümüzde diyalektiğin atası olarak genelde Herakleitos gösterilirken, Aristoteles bu onuru Zenon’a atfetiyordu.

Diyalektik, bilgi vasıtasıyla gerçekliğe erişme imkânı arayan mantık problemiyle alakalıdır. Platon mantık yöntemi olarak diyalektiği, diyalog ve tartışma sanatına işâret ederek düşüncenin hareketiyle hakîkate dinamik bir şekilde ulaşacak işleyiş olarak görmektedir.

Aristotelesçi mantık ise tamamen statiktir: sabit ve kesin usül ile ile değişmez özleri bulmaya çalışır. Onun için, yalnızca özdeşlik doğrudur; karşıtlık, çelişki(antinomi) yanlışlığın işâretidir. Bu bağlamda iki yaklaşımda, epistemolojinin alanına girer. Kant’da da benzer şekilde, antinomiler aşkın diyalektiğe mahsustur; o çelişkileri, aklın güçsüzlüğünün göstergesi olarak kabul eder. Onun düşüncesine göre İnsan zihni, artık Wolf ve Leibniz gibi diğer Alman idealistlerinin iddia ettiği gibi her şeyi anlamaya muktedir değildir.

Bu noktada Leibiz ile Wolf’un Kant tarafından söndürülen tutkusunu Hegel, düşüncede Platoncu geleneği tekrar canlandırarak yeniden alevlendirir; o, düşüncede çelişkiyi kabul etmekte ve hatta talep etmektedir. Böylece diyalektik yöntem görece yakın târihte bir kez daha dirilmiş, ardından Hegel’in sistem olarak gördüğü bu mantık işleyişi, Marx tarafından yöntem hâline getirilmiştir.

Yaptığımız üstün körü bu girişte kavramın anlamını ve kısaca târihsel gelişimini gösterdikten sonra, bu yöntemin/sistemin toplumsal bir fenomen olarak dijital dönüşümün üzerinden nasıl okunması gerektiğine dair felsefi bir çaba verecek; girişteki anlatı üzerinden geçmişin ve bugünün bağıntılarını gün yüzüne çıkararak Lunenfeld‘in deyişiyle bitmemişlik anlayışına ulaşamaya çalışacağız.

En eski diyalektik örnekleme, gerçek ve ideal çiftlemesiydi. Gerçeklik, duyumsal deneyimin değişkenliğinden bağımsız olarak varolanı, ideal olan ise zihindeki mükemmel modeli temsil ediyordu. Biz de bu yazı dizisinde, bitmemişliğin felsefesiyle dijitalin ideali ve gerçekliği arasındaki etkileşimi göstermek adına yola çıkacağız.

Bitmemişlik diyerek, ‘bitmiş işler’in aksine(heykeltraş, resim, parça, yazı) dijitalin kendi ucu açık estetiğini kastediyoruz. Örneğin, toplamda birkaç yazıda bitirmeyi planladığım bu serinin, yaşanacak gelişmelerin ve dijital teknolojilerin mütemâdiyen değişimi talep eden açık yapısının beni veya diğer dijital yerlileri bu mirâsa yeni bir yazı ekleme ya da eklediğimi değiştirme gereksinimini tetiklemesi, siber uzamda varolan geçmiş üretimlerle(serinin önceki yazıları) birleşerek/birleştirilerek, benim varoluşumdan bağımsız olarak bilgiyi sonsuz bir uzamda yaşatmasından bahsediyorum. Yani fiziksel dünyanın bilinen estetiğinin aksine dijital üretimler zamandan, mekândan ve oluştan bağımsız; eklenilebilir, değiştirilebilir, üzerinde oynanabilir, içerisindeki hyperlink’lerle kendinden başlayarak diğer ilintili ağlara yönlendirebilir/yönlendirilebilir ve bu minvalde farklı formlarda yeniden üretilebilir açık yapılı, kolektif bricolage(farklı parçaları birleştirerek yeni bir şey ortaya çıkarma) üretimler/narrative‘lerdir; aynı geçmişte yaşanmış fenomenleri bugünün gündemiyle birleştirerek kimi zaman espiri, kimi zaman eleştiri niteliği taşıyan dijitalin internet meme‘leri ve caps kültürleri gibi.

Yukarıdaki görseli örnek alacak olursak, oluş olarak farklı tarihlerde gerçekleşmiş ve benimsenen, öncüllenen değerler doğrultusunda kültürel olarak diğerini eleştirmek adına birleştirilen iki görsel görüyoruz; dijitalin kültürel üretim dinamikleri muhtemel olarak değişecek politik konjonktürle berâber, bunu bir üçüncü görselle birleştirebilir, siber uzama düşen bağımsız içerik üçüncü bir liderin de herhangi biri tarafından buraya eklenmesiyle yapı/anlam/yer değiştirebilir ve farklı bir tablo ortaya koyabilir. Üretim bu şekilde birey bazlı olmaktan çıkar ve giderek anonimleşerek dijital dünyânın ortak kültürüne eklemlenir; herkes, üzerinde muhtelif denemeler yaparak ortak mirâsı farklı şekillerde yeniden üretebilir ve dolaşıma sokabilir. Böylelikle tüketici/üretici arasındaki sınır muğlaklaşarak, tükettiği kadar üretebilen, hatta tükettiği ürünü değiştirerek tekrar pazara sokabilen, eski tüketici/üretici karşıtlığından sentezlenerek iki hâlide ihtivâ eden birey ortaya çıkar, bu sentez, içinde bulunduğumuz dijital dönüşümün Aristoteleşçi bir özdeşlikten çok, Platoncu diyalektik üzerinden okunabileceğine işaret çakmaktadır. Zâten iki yönlü iletişime imkân veren yapısıyla dijital mecrâlar, interaktif oluşuyla başlı başına fikirlerin açıkça beyân edilip değiş tokuş edildiği kamusal alanlardır.

Muğlaklaşan bu sınırları bir de enformasyon akışı üzerinden okuyalım: Eskiden iletişim araçları yalnızca gönderen/alıcı ikililiği içerisinde tek yönlü olarak ilerliyordu; tekelleşmiş, santralize olmuş kanallar, televizyonlar, gazeteler ve radyolar aracılığıyla bir şeyler söylüyor, siz ise yalnızca alıcı olarak dinliyordunuz. Yeni medya teknolojileri ise, birkaç noktaya konsantre olmuş bu ağı de-santralize ederek alıcıyı da bilginin üreticisi konumuna koyuyor. Bu şekilde Twitter, Facebook, Instagram, Periscope ve benzeri sosyal mecrâlardan tanık olduğu, düşündüğü her şeyi paylaşabilen bu yeni sentez birey, artık mesajları devletin/sermayenin baskısı, yönlendirmesi altında kalan kanallardan ziyâde, alternatif kaynaklardan alabiliyor. Toplumsal bir olay ana akım medyada yansıtılmak istenenden ziyâde bizzat orada bulunan kişiler tarafından bizlere aktarılabiliyor; ve tabii, biz de aktarabiliyoruz. Hem bilgiyi tüketiyor, hem de üretiyoruz.

Başlangıç yazımızda, dijitalin diyalektikle iç içe geçen yapısından bahsettik; devam niteliğindeki diğer yazılarımızda, dijitalin bitmemiş estetiğini, zaman, mekân ve hikâye üzerinden işleyeceğiz.

Sağlıcakla kalın!

 

Ali Mert Gürbüz