SosyalKafa

Dahilikle Delilik Arasında Duran Bir Sanatçıya Saygı Duruşu: Loving Vincent

   Bizi nasıl bir sanat kendine hayran bırakır? Hayran olduğumuz sanat dalını ortaya koyan sanatçıyı ne kadar merak ederiz? Muhtemelen 21. Yüzyılın algısıyla cevabımız çok olmalı. Peki ya yaşamına dair çok az şey tasavvur edebildiğimiz ancak ölümü üzerine hiçbir bilgimiz olmadan lakırdı etmekten çekinmediklerimiz… Onların başında modern resim sanatının kurucusu olarak nitelendirilen Vincent Van Gogh geliyor. Başta “Yıldızlı Gece” isimli tablosuyla zihinlerimizde yer eden bu sanatçıyı bazıları deli bazıları dahi olarak isimlendiriyor. Neden mi? Sizce kaç kişinin bir kulağını bir orospuya vermek için kesmesi kabul edilebilir, normal karşılanabilir ki? Peki bu onu deli diye adlandırmak, kaçık diye sıfatlandırmak için yeterli mi? Diğer yandan bugün tablolarının çok beğenilmesi, Van Gogh sarısı diye bir tanımlamanın olması onu dahi bir ressam kılar mı? Neyi ne kadar biliyor ve nasıl görüyoruz… Cevaplanması zor sorularla beraber intiharının (ölümünün) ardından geride yerine ulaşmamış bir mektup olduğu keşfedilen bu sanatçının ölümünden yaşamına doğru geriye saran bir yolculuğa çıkıyoruz filmde: Loving Vincent’te.

  Gelelim bu filmde bir izleyeni bekleyenlere… Bu film aslında bir saygı duruşu niteliğinde; Vincent Van Gogh’un çizim tarzında, onun renkleri ve fırça izlerine benzer şekillerde stüdyoya girip çizim yapmış olan 100’ü geçkin ressamın emeği var bu filmde. Türünün animasyon olarak belirtilmesi boşuna değil, bununla beraber ilk uzun metrajlı resim animasyonu olması da sinema tarihinde de önemli bir yere oturmasını sağlayacaktır diye düşündürüyor. Filmin İngiltere ve Polonya yapımı olması ve ilmek ilmek işlenen görüntülerinin yanı sıra gerçekliğe hayli sadık kalmış bir kurgu ve hikâyeyi içermesi de sizi izlerken alıp götürüyor. Hem yönetmenliğini hem de senaristliğini yapan Dorota Kobiela ve Hugh Welchman dengesini tutturmuş bir şekilde, resmen “Van Gogh ölmedi, yaşıyor” dedirten renkli karelerden siyah-beyaz çizimlerle dolu geçmiş anlatılara dönüyorlar izleyeni. Hem başarılı bulduğum teknik çalışmasıyla hem de kurgusal akışla izleyeni olduğu yerden Van Gogh’un ölümünden bir yıl sonraya götürüyor.

  Hikayesine kısaca değinmek gerekirse, Van Gogh’un Arles isimli şehirde yaşadığı zamanlar dostu olan ve zamanla kardeşine gönderdiği mektupları taşıyan ve bu sayede dostluğu süren Postacı Joseph Roulin’in; Van Gogh’un ölümünün ardından eline geçen mektubu oğlu aracılığıyla sahibine ulaştırması hikayesini izleriz. Vincent’in kardeşi Theo’ya mektubu ulaştırmak için yola çıkan Armold Roulin’i ise yolda birçok soru bekliyordur. Karşılaştığı her insan aslında Vincent’in tablolarında çeşitli zamanlarda yer almış, hayatına ve tabii ölümüne şahit olmuş insanlardır. Yaşadıklarını gördükçe ve duydukça, -Vincent hayattayken- onu içten içe yargılamaktan çekinmeyen Armold’un, zihninde yavaş yavaş anlam kazanan Vincent’e bakış açısı giderek farklılaşır. Yola çıktığı zamanla yolculuktan döndüğü zaman arasında hayli mesafe kat eden karakterimiz, ölümü hakkında sorular sordukça aslında Van Gogh’u anlamak konusunda da yol almıştır. Aile geçmişi, kardeşiyle ilişkisi, aşkları, kulağını kesişi, resme başlayışı, Paris yılları, küçük bir kasabada geçen yılları ve oradaki insanlarla iletişimi; kısacası yaşamı ve en önemlisi kendini vurduktan sonra iki gün boyunca ölümü beklerken geçen zaman aydınlanır filmle beraber.

Armold Roulin

   Gerçekliğe dokunmak, bir sanatçıyı tanımak her zaman mümkün değildir; bu açılardan kesinlikle kaçırılmaması ve görsel şöleni doyasıya yaşamak için kesinlikle beyaz perdede izlenmesi gereken bir film, Loving Vincent. Yalnızca görüntüleri açısından eşsiz diyemeyiz tabii, sesleriyle de ayrı bir yere sahip. Bu resim animasyonuna seslendirmeleriyle katkı sağlayan ve siyah beyaz sahnelerde oyunculuklarıyla var olan isimlerin filme bir ruh kazandırdığı ise inkâr edilemez. Olayların geçtiği yerlere mümkün olduğunca sadık kalmaya çalışan ve pek çok kaynaktan yararlanıldığı gibi en büyük teşekkürü hakkeden Van Gogh Müzesi de fazlasıyla bu yapımın içinde yer alıyor. Son beğenim ise filmin müziklerine; Clint Mansell’e… Filmi izledikten sonra filmin soundtrack albümüne erişip filmin bazı sahnelerini arkada çalan enstrümantal müzik aracılığıyla gözümün önüne getirebildiğim bir gerçek. Parçaların isimlerinin tabloların isimlerinden esinlenerek verildiğini söylememe sanırım gerek yoktur.

  Yazının sonuna gelmişken özellikle şunu vurgulamalıyım ki; birçok öğrencinin tatili başlamışken, pek çok çalışanın ise hafta sonu tatili gelmişken şehrinizde oynuyor ise kendinizi bu filmin oynadığı bir sinemanın salonunda bulmanız gerektiğine inanıyorum. Her zaman böyle bir emekle karşılaşmıyoruz. İyi seyirler!

Burcu Demirer