SosyalKafa

Rüzgarın Ana Yurdu: Gökçeada

Şehir insanı olamadım hiç. İstanbul’da yaşarken bile gözüm daha küçük, işlerimi yarım günde halledebileceğim yerlerdeydi. Bu yüzden “çocukluğumun da geçtiği” Ege kasabalarını ve ada hayatını hep sevdim. Boşluk bulduğumda kendimi hep oralarda buldum. Şimdilerde ise boş vakit bulmak için çırpınmalar yok; rüzgarı hissettiğim, çayımı yudumlarken tadına vardığım idle zamanlarını yaşıyorum. İdle etimolojik olarak ”boş kalmak” anlamına gelse de şu an ki durumuma diğer anlamı daha uygun; “doğaya dönük”. Varolan düzen içerisinde aylaklık halini “idleness” yüceltmek boynumun borcu 🙂 Aylaklık dediğim de yine bana göre; kendimle ilgilenme, kendimle vakit geçirebilme hali… İşte “çoğunlukla” kendimle başbaşa kaldığım bir yılın sonunda şehirlerden daha çok kaçmaya başladım, insan kalabalıklarından uzak, güneşimin dev binalarla kapanmadığı yerlerde buluyorum kendimi. Birkaç gün önce de kendimi arkadaşımın Gökçeada‘daki evinde buluverdim. Rüzgarının eksik olmadığı deniz, kumsal ve doğayla başbaşa kaldığım, kentleşmenin canavarlaştırmadığı, her gelene kucak açtığı gibi banada kollarını kocaman açan Gökçeada, adım attığım andan itibaren ruhuma iyi geldi.

Gökçeada kendimi gerçekten özgür hissettiğim nadir yerlerden biri. Bunda adanın farklı kültürleri ve toplulukları bir arada ağarlamasının da etkisi var. Bir köyde Rum halkı kendi gelenekleriyle yaşarken bir başka yerlerşim yerinde Türkiye’nin başka bölgesinden gelip buraları mesken tutmuş bambaşka bir kültürle tanışıyorum.

Adanın her yerinde keçiler ve koyunlar dolanıyor. Her an bir yerden fırlayıveriyorlar bence adanın gerçek sakini onlar 🙂 Bu yüzden Gökçeada’da araçla gezerken çok hızlı gitmemekte fayda var. Çünkü her an önünüze bir keçi, koyun fırlayabilir.

Bilmeniz Gerekenler

  • Adada sadece Ziraat Bankası, İşbankası ve Halkbank’ın şubeleri var.
  • Adada tek bir benzin istasyonu var. O da ada merkezinde.
  • Gökçeada’da 1 Devlet Hastanesi ve 2 eczane bulunuyor.

Nasıl Ulaşırım?

İs­tan­bul’dan ge­liryorsanız; Te­kir­dağ, Ke­şan, Ge­li­bo­lu, Ecea­bat is­ti­ka­me­tin­de iler­le­ye­rek Ka­ba­te­pe Li­ma­nı’nın­a ulaşılıyor. Buradan feribota binerek Gökçeada’ya ulaşabilirsiniz.

Eğer benim gibi İzmir tarafından geliyorsanız Çanakkale limanına geldikten sonra feribot ile Eceabat’a ulaşıyorsunuz (10 dakika kadar sürüyor). Daha sonra 15 dakikalık bir yolculuktan sonra Kabatepe’ye varıp buradan tekrar feribota binerek 1 saat 15 dakikada Gökçeada’ya ulaşabilirsiniz. Feribot saatleri için; http://www.gdu.com.tr/

*** Gökçeada’da rahat gezmek için araçla gelmenizi tavsiye ederim. Ada içerisinde bir yerden bir yere arabasız ulaşmak zor. Toplu taşıma sadece merkezden kalkan minübüslerle, belli güzergahlarda ve saatlerde yapılıyor.

Zeytinli Köyü (Aya Teodoroi)

Her yere serpiştirilmiş kahveler, tavernalar, bahçelerin ortasındaki taş evler, sokaklarda yürürken evlerden gelen Yunanca şarkılar… Nikos Kazancakis’in Zorba filminde kendimi bulmuş bir karakter gibi köyün sokaklarını geziyorum. Burası 65 nüfuslu bir Rum köyü. Rum Ortodoks Patriği de bu köydenmiş, yılda bir kaç kez ziyarete gelirmiş. Adından da anlaşılacağı gibi etrafı çok sayıda zeytin ağacıyla çevrili. Ayrıca, koruma altındaki dört köyden biri.

Evlerin ve dükkanların yanından geçerken halkın birbiriyle Yunanca konuşmalarına kulak misafiri oluyorum, taş evlerinden ve özenle süslenmiş bahçelerinden gözlerimi alamıyorum. Köyün içinde bir aşağıya bir yukarıya dolandıktan sonra biraz soluklanmak için Madam’ın dibek kahvesine oturuyorum. Madam çoktan vefat etmiş, ailesinden de burayı işletecek birileri kalmamış bu yüzden kahvenin işletmesini köy sakini olan birine vermişler.

Ada’nın en çok övülen sakızlı muhallebisini bulmak için tekrar arka sokaklara dalıyorum. Barba Hristo’nun muhallebisi bir ada klasiği. Aynı zamanda bir frappe sever olarak Yeşil Ev Cafe‘de frappemi yudumlamadan ayrılmıyorum. Alt katındaki bahçeyi de es geçmeyiniz 😉 Yunan adalarını özlediğim şu günlerde Zeytinli Köy bana Yunan adası hayatı yaşatıyor.

Sakızlı muhallebinin tadına bakabileceğiniz bir diğer yer ise; Cafe Garaj. Ayrıca manzarası da şahane.

Eski Bademli Köy (Gliki)

Burası da aynı Zeytinli gibi bir Rum köyü. Yüksek bir tepe üzerine kurulmuş eski bademli köyündeki İmroz Butik Otel‘de nefes kesici manzaraya karşı kahvemi yudumladıktan sonra köyün insansız ve dar sokaklarında yürümeye başlıyorum. Taş evlerin, köy kilisesinin ve eski bir çamaşırhanenin bulunduğu küçük bir yer burası. Yürürken çok dar bir sokak fark ediyorum, sokağın girişinde de ufak bir ”StenAda Cafe” tabelası.

Sokak, Yunan şarkılarının çaldığı ufacık bir kafe’ye çıkıyor, tabi hemen içeri giriyorum. Haftalardır sayıkladığım ve Yunanistan’da keşfettiğim yoğurt tatlısının olduğunu öğrenir öğrenmez hemen siparişimi veriyorum yanına da bir frappe.

O an benden mutlusu yok. Bir süre sonra kafe’nin sahibi Anna ve babasıyla köyün eski zamanlarından, Türk ve Yunan ilişkilerine kadar uzun bir muhabbete dalıyoruz. Bir süre sonra konu şaraplara geliyor, birkaç gündür adada arkadaşımla ev yapımı şarap peşindeyiz. Sevdiğimiz Yunan şaraplarının isimlerini saymaya başlayınca şaşırıyorlar ve hemen eve gidip Yunanistan’dan getirdikleri şarapla geri geliyorlar. Bu iki tatlı insan sayesinde keyifli bir gün geçiriyoruz.

Kaleköy

Kaleköy, Gökçeada’da akşam saatlerinde vakit geçirebileceğiniz en canlı bölge. Aynı zamanda çok eski yıllardan beri adanın dünyayla bağlantısını sağlayan bir limanmış. Sahil kenarına kurulmuş incik boncukçu ve hediye dükkanları, ailecek oturup sohbet edebilceğiniz çay bahçeleri ve akşam yemeği yiyebileceğiniz balık lokantaları var. Ama yemek yemek için favori mekanım Kaleköy limanının hemen üstündeki Poseidon oldu.

İmroz Poseidon

Poseidon, yukarı Kaleköy’ün üst kısmında, tarihi Cenevizliler Kalesi’nin hemen yanındaki bir restoran. Gün batımında manzara o kadar büyüleyici ki Semadirek Adasının arkasından batan güneşi izlemekten gelen mezelere odaklanamıyorsunuz 🙂 Mekana çok fazla talep var o nedenle önceden en uç ve kenar masaya rezervasyon yaptırmanız tavsiyem. Mezelerde bir o kadar şahane.

Eşelek

Köyün meyve ve sebze ihtiyacını karşılayan, gelenlerin de en tazesinden sebze alabilecekleri köy burası. Biga’daki selden sonra halk buraya yerleştirilmiş ve 15 yıldır buradalarmış. Aynı zamanda Aydıncık\Kefaloz plajına en yakın yerleşim yeri. Plaja yakınlığından dolayı konaklama tercihi olabilir.

Dereköy

Eski bir Rum köyü, buradaki her Rum köyü gibi hüzünlü bir hikayesi var. Zamanında 1950 hane ile adanın hatta Türkiye’nin en büyük ve kalabalık köyüymüş. Geriye ise hala ayakta durmaya çalışan harabe binaları kalmış. Peki, Dereköy şimdilerde neden ıssız? 1964’de İstanbul’daki Yunan uyruklu Rumlara uygulanan yaptırımlardan hem önce hem de eş zamanlı olarak İmroz’da da benzer bir politika uygulanmış. Yunan uyruklu vatandaşların Yunanistan’a orada yaşayan Türk uyruklu vatandaşların da Türkiye’ye gelmesi için anlaşmalar yapılmış. En son noktayı ise Gökçeada’daki ceza evinin açılması olmuş. Cezaevi yapılması kararının ardından altı ay içerisinde 1600 Dereköy sakininin 300’den fazlası İstanbul’a ve Avustralya’ya göç etmiş kalanlarının ise hikayeleri oldukça hüzünlü. Köye gitmeden önce buranın tarihine göz atmanızda fayda var böylelikle gezerken neler olup bittiğini daha iyi anlayacaksınızdır.

Şu an ise yaz-kış köyde 140-150 hanede yaşam sürüyor. Nüfusun yarısını Rumlar yarısını Güneydoğu’dan yerleşen Türkler oluşturuyor. Adanın en büyük çamaşırhanesi hala burada ve ziyarete açık. Yalnız bu eski ve tarihi çamaşırhaneyi daha iyi ve temiz korumalarını beklerdim ancak bu mümkün olmamış.

Tepeköy

Adı üzerinde adanın en yüksek tepesine kurulmuş ve manzarası nefes kesici. Eskiden rum nüfusun yoğun olduğu köy şimdilerde ise 35 – 40 kişilik nüfusa sahip. Buraya geldiğinizde yine yürüyerek taş evlerin arasında dolaşabilir soluklanmak ve soğuk bir kadeh şarap içmek için köyün hemen girişindeki Barba Yorgo’ya uğrayabilirsiniz.

Köyün hemen girişindeki köy kahvesi de Yunanca konuşmalara kulak misafiri olup soluklanmak için iyi bir tercih olabilir. Kahvenin tam karşısında, köyün meydanında açılan Angelika’nın tavernası ise et severleri mutlu edecek keyifli bir mekan. Burada oğlak etini mutlaka denemelisiniz, kekik ve biberiyeyle pişirdikleri oğlak eti tam da istediğim gibi; sulu ve yumuşacık.

Porsiyonlar büyük ve fiyatlar uygun.

Tepeköy Pınarbaşı

Tepeköy’ün içine girmeden dağın zirvesine tırmanan yoldan devam ediyorsunuz. Hemen girişte yaşlı çınar ağacını göreceksiniz. Tam 625 ya­şın­da­. Burası adada gün batımını izleyebileceğiniz en güzel noktalardan biri. Karşıda Semadirek Adasının silüeti, önümde uçsuz bucaksız masmavi Ege denizi… Ayrıca burada küçük bir çay ocağı var, Kömür ateşinde çay demliyorlar, gözleme yapıyorlar.

Yıldız Koyu

Eski Bademli köyünde dolandıktan sonra ve şarabın da tatlı etkisiyle kendimi tuzlu suya atmak istiyorum. Adada rüzgar kuzeyden olduğu için burası genelde rüzgarlı. Yıldızkoy, Gökçeada Sualtı Milli Parkı’nın içinde yer alıyor bu yüzden sualtı canlılarının peşine düşmek için deniz gözlüğü ile gelmek gerekiyor. Burada en keyif aldığım kısım ise denizin hemen yanındaki kayalara uzanıp güneşlenmek sonra denize inen merdivenlerden akvaryum gibi sulara dalmak oldu. Kefaloz plajından sonra favorim Yıldız koyu. Sezonun yüksek olduğu dönemlerde de Yıldızkoy Beach Bar’da da akşamları keyifli partiler yapılıyormuş. Tabi buradan da bahsetmeden geçmek olmaz; sabahtan akşama kadar keyifle takılabileceğiniz bir yer burası.

Aydıncık Koyu\Kefaloz 

Rüzgar sörfçülerinin ve çadırlarıyla konaklamak isteyenlerin yeri. İncecik ve altın sarısı kumu ve pırıl pırıl deniziyle beni hemen kendine çekmeyi başarıyor. Kefaloz plajının hemen arkadasında tuz gölü var. Günü batırmak için güzel bir nokta. Ayrıca yazın kuruyan tuz gölünde bitkiler çürüyüp siyah toprak şeklinde bir hal alıyor ve çoğu insan yararlı olduğunu düşünüp vücuduna sürüyormuş. Ama sürerseniz ölü balık gibi kokuyormuşsunuz ve kokusu birkaç gün çıkmıyormuş. Arkadaşım onu üstüne başına sürersen eve almam deyince vazgeçtim, o kadar kötüymüş 🙂

Uğurlu\Gizli Liman

Uğurlu köyünün tam ucunda bulunan Avlaka burnu Türkiye’nin en batı noktası yani güneşin en son battığı yer. Çam ağaçlarının kokusuyla ulaştığım koy adeta bir cennet. Benim gittiğim zaman plajda herhangi bir tesis yoktu ama birkaç ufak kulübenin yapımına başlanmış. Ayrıca burada rahatlıkla çadır kurabilirsiniz.

Bengi Baytekin