SosyalKafa

Punisher Örneği Üzerinden Bir Amerikan Politikası Tahlili

Geçenlerde Geekyapar yazarlarından Meltem Deniz Doğan’ın Punisher üzerinden bir adalet irdelemesi yaptığı yazıyı okudum. Bu yazıyı, hem kendi fikir ayrılıklarımı belirtmek, hem de Doğan’ın başlatmış olduğu adalet serisine demokratik bir katılımda bulunmak adına yazıyorum. Yazıyı kendilerine de birçok kanaldan haberleri olması adına attım fakat herhalde bu kadar demokrasi ülkeye olduğu gibi onlara da fazla geldi. 

Serinin ilk yazısı Sefiller’den yola çıkarak adalet/merhamet ikiliğini ele alıyor. Çıkarılan sonuç ise; adaletin merhametle eş değer olmadığı ancak merhametli olması gerektiği. İkinci yazıda da Punisher üzerinden adalet/intikam kavramlarının ilişiği, dolayısıyla da Castle’ın eylemlerinin meşruiyeti tartışılıyor. Öncelikle kendi itirazıma buradan başlamak istiyorum:

Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü adlı eserinin ikinci bölümünde ahlak, suçluluk, adalet gibi kavramların etimolojik kökenini ve ortaya çıktığı temelleri tarihsel olarak ele almaya kalkışıyor. Ortaya çıkardığı sonuç okuyucuya, Batı’daki toplumların doğada bulundukları halden kanun hükmündeki toplumsallaşmaya geçtikleri aşamanın Yahudi-Hristiyan öğretisinin kökenindeki bir tür borçlu-alacaklı (Creditor – Debtor) ilişkisi dolayımıyla kurulduğunu gösteriyor. Bu sebeple de ahlaki değerlerin oluşumunu en başta meta mübadelelerinin gerçekleştirildiği piyasa ilişkilerine bağlıyor. Devamında Nietzsche, ahlaki bir itham olan ‘suçlu’ -schuld- kelimesinin Latin dil ailesinde oldukça materyal olan ‘borçlu’ -schulden- kelimesiyle aynı kökenden geldiğini anlatıyor. Buna istinaden; sorumluluk, görev, vicdan, suçluluk gibi ahlaki duygulanımların da ahlak-dışı materyal temalardan türediğini soybilimsel metodu ile gözler önüne seriyor. Yani ahlaki ve dolayısı ile hukuki olanın, tamamen ekonomik terimlerde vücut bulduğunu vurguluyor. Sonuç olarak; hukuk, cezai sistemler, toplum ve birey arasındaki ilişki de bu tema üzerine inşa ediliyor.

Daha açık ifade edecek olursak: Herhangi bir eylemin meşru olup olmadığı gerçeğini eğer ki hukuk oluşturuyorsa, ve eğer ki belirli bir hukukun altında yaşayan tüm vatandaşlara belli haklar ve ahlaki yükümlülükleri kanunlar yüklüyorsa, bireyin ‘suçlu’ oluşu, ona sağlanan haklar karşısında topluma ve devlete karşı olan yükümlülüklerini ihlal etmesinden, yani yasalara ve toplumsal değerlere karşı ‘suç işlemesinden’ kaynaklanıyor demektir. Hakkı ona tanıyan adli sistem karşısında belirli yükümlülükleri yerine getirmekle mükellef  ‘borçlu’ vatandaş, bu borcu ödemeyi reddettiği takdirde alacaklı olan devlet ve toplum da cezai yaptırımları araya sokarak ödemeyi reddeden bireyden/vatandaştan alacağını bu şekilde alır. Adalet bu bakımdan borçlu ile alacaklının haklar ve ödevler bakımından dengelenmesidir.

Zorunlu askerlik mefhumunu buna iyi bir örnek oluşturur; bugüne kadar rahat yatağında uyuyan, bu memleketin havasını, suyunu, ekmeğini yiyen birey/vatandaş belirli bir yaştan sonra ona bu imkanları sağlayan değerleri korumak için ahlaki vazifesini yerine getirmeli, ‘borcunu’ ödemelidir. Aksi takdirde adli sistem karşısında vatandaşlık ‘haklarından’ men edilir. Örneğin, uzun dönem askerlik yapmış birinin ‘vatanına borcunu hakkı ile’ ödemiş biri olarak bedelli askerlik yapan başka bir vatandaşa sitem etmesi durumu da, kendi meşruiyetini bu diğer kişinin ‘alacaklıya borcunu hakkı ile ödememesine’ dayandırır. Böylelikle kendi yararlandığı vatandaşlık ‘haklarından’ aynı oranda ‘ödeme’ yapmayan bir başkasının yararlanmasını ‘adil’ bulmaz. Dolayısıyla adalet/merhamet ya da adalet/intikam değerlendirmelerinin yerine, adaletin vatandaş ile modern devlet arasındaki bir borçlu/alacaklı hikayesine dayandığını ileri sürüyor, Nietzsche’den hareketle kökenini en temel olarak piyasa ilişkilerinde bulduğunu iddia ediyorum.

Teorik itirazımı yaptıktan sonra, gelelim benim Punisher analizime. Bütün bu çerçeveyi çizdikten sonra diziyi, soyut meşruiyet temalarından ziyade dizi içerisindeki malzemelerle ve onu kapsayan egemen siyasal kültürlerle ele almaya çalışacağım. Öncelikle karakterimiz Franks Castle’ı tanımaya çalışalım: Her şeyden önce Castle, uzun yıllar gururla orduda hizmet vermiş, tek eşlilik üzerine kurulu Amerikan muhafazakar aile değerlerine bağlı, düşünmekten ziyade çözüm odağına şiddeti koyan eski kafalı bir kabadayı temsili ile karşımıza çıkıyor. Ancak bu kabadayılığının yanında, oldukça dürüst, samimi, haksızlığa gelemeyen, esprili bir tip imajı da çiziyor. Bu aynen Türk medyasında da bize pompalanan ‘vasat insan’ güzellemelerine benziyor. Recep İvediği ele alalım; kaba, yeri gelince şamarını kimseden esirgemeyen, dediğim dedik, özü sözü bir, vatansever, saflığı ise hesap yapacak kadar ‘çıkarcı’ bir aklı olmamasına dayandırılan ortalama insan arketipi. Amerika için düşünecek olursak bana kalırsa Castle tam da böyle bir eleman. Sürekli olarak eleştirellikten uzak ortalama insanın toplum için önemi ve gerekliliğini vurgulayan bu diziler elbetteki ülkelerinin egemen siyasal konjonktüründen bağımsız değiller.

Peki tam olarak nasıl bir siyasal kültürden bahsediyoruz? Castle’ın ezeli düşmanı Rawlins bunu kendi ağzından açıkça anlatıyor:

Rawlins, endüstri; kömür, demir, çelik güzellemeleriyle geçmişte Amerika’nın nasıl kendi kendine yetebilen bir ülke olduğunu, şimdi ise nasıl uluslararası pazar tarafından elinin kolunun bağlandığından dem vuruyor. Konuşmanın muhatabı ise eski asker, Castle’ın silah arkadaşı, yükselme arzusuyla yanıp tutuşan Russo, tam tersi bir yerden bu isteğini gerçekleştirmesine imkan sağlamış olan özgür piyasasıyla fırsatlar ülkesi Amerika’yı simgeliyor. Bir yanda dışa kapalı milli iktisat yanlısı muhafazakar Rawlins, öteki tarafta ise liberal piyasanın bireysel başarı hikayelerine konu olmuş Russo. Aslına bakarsanız bu ikili Castle’a karşıt karakterler olarak konumlanmış olsa  da, üçü de fikriyatta ortak bir paydada buluşmayı başarıyor; Castle, sistemin kendisinden muzdarip değil, onun ‘düzgün’ işlememesinden rahatsız biri, temel Amerikan değerlerine karşı çıkan radikal bir yaklaşımı kesinlikle yok. Üçü, bu konuda kati suretle mutabık. Klasik demokrat/cumhuriyetçi tansiyonu ama günün sonunda herkesin derdi ‘nasıl daha iyi bir Amerika’da yaşanılacağı.’

Değinmek istediğim diğer bir nokta, Castle’ın kesinlikle burada ana karakter olmaktan ziyade tekil bir temsil olduğu. Yani, Castle figürü yalnızca daha büyük bir düşünce sisteminin parçası. Tek başına adaletin işleyişinden rahatsız, kendi ahlaki değerler hiyerarşisi doğrultusunda her şeyi hiçe sayarak suça bulaşmış herkesi öldürmeye ant içmiş biri olmaktan çok ötesi, burada amaç her bir Amerikan vatandaşını Castle’a dönüştürmek! Konu sadece onun silahlı mücadelesi değil, bunun yanında diğer bir karakter olan Karen Page’in’in  konuşmasında işlediği alt metni de ele aldığınızda, başka bir tablo ortaya çıkıyor:

Video İspanyolca ama İngilizce altyazıyı açabilirsiniz. İngilizce versiyonu internette bulamadım.

Page, bireysel silahlanma yasasına karşı çıkan ve silah alım satımlarında daha çok devlet kontrolü olması gerektiğini savunan Senatör Ori ile bir radyoda tartışmaya katılıyor. Ori, devlet kontrolünden azade bir silah piyasasının yaşanan bütün şiddet eylemlerinin ve cinayetlerin arkasındaki ana sebep olduğunu iddia ediyorken, Page bireysel silahlanmanın bir vatandaşlık hakkı olduğunu, senatörün ise ne kadar tehlikeli bir ülkede yaşadıklarının farkında olmadığını söylüyor; üstelik Castle’ın bir kahraman olduğunu da ekleyerek konuşmasını bitiriyor. Bu tartışma bugün dahi Amerikan politikasındaki yerini koruyan bir tartışmadır ve dizinin birçok yerinde bu konunun enikonu ele alınması düşündürücüdür. Ayrıca, bu fikir meşruiyetini Amerikan anayasasının üzerine kurulu olduğu Locke felsefesinin Haklı İsyan Teorisi’nden alır. Locke’a ve dolayısıyla Amerikan anayasasına göre yönetimler otoriterleştiği, adillikten uzaklaştığı takdirde vatandaşların ayaklanması meşrudur; bu ayaklanma, liberal vatandaşın hakkıdır. Bir başka perspektiften bakarsak, Fransız filozof Michel Foucault’nun 1979 tarihli Biyopolitikanın Doğuşu derslerinde liberalizmi  ‘tehlike kültürü’ olarak tanımladığını görürüz. Sürekli bir dışsal tehditin varlığını öne sürerek iktidarın tüm gözetim ve güvenlik mekanizmalarını hayatımıza soktuğunu ileri süren Foucault, bunun iktidarlara özgü yeni bir yönetimsel akıl olduğunu savunur.

Gel gelelim diyeceğim o ki, aslında bireysel silahlanma yasasının arkasında yatan fikri bütünlük tüm vatandaşları silahlanmaya çağıran, bunu bir hak olarak gösteren, sistemin adaletli davranmadığını düşünen herkesin belinden silahı çekip oraya buraya ateş açabileceğini meşru gören kaba Amerikan liberalizmi anlayışa denk gelir. Castle sadece mağduriyetine oturup ağlamak yerine, diğer Amerikan vatandaşlarına örnek olacak şekilde aksiyon almayı seçmiş örnek figürdür. Hedef kitle ise, Castle’ı örnek alması gereken tüm Amerikan vatandaşlarıdır! Dolayısıyla da asıl konumuz Castle’ın intikamının adalete ters düşüp düşmediği değil, bütün bu konfigürasyonun izleyicisiyle nasıl bir politik özdeşlik kurmaya giriştiğidir.

Uzatmadan, en baştaki borçlu/alacaklı hikayesine dönecek olursak; Punisher konusu itibari ile basitçe ideal bir Amerikan vatandaşı tasviri yapıyor. Ülkene ‘yükümlülüğünü/borcunu’ uzun seneler yaptığın askeri hizmetler neticesinde ödesen ve yine de ‘haklar’ bakımından devletin seni yüzüstü bıraksa da, hala ve her daim Amerikan kurumlarının işleyişine sonsuz bir ‘borçluluk’ içinde olacak; hizmetinin takdirini beklemeden, sigortadan, gazilik imtiyazlarından yararlanmadan her şeyin daha iyi, adil ya da güzel olması için canın pahasına ‘sisteme rağmen sistem için’ savaşacaksın. Kurumlar her şeyi berbat etse de, sistem yozlaşsa da, birgün sıradan bir Amerikan vatandaşı kahraman olarak doğacak ve ‘bu yanlış gidişata’ dur diyecek…

 

Castle bir araç değil, Amerikan politikasının bir sonucudur!

 

Ali Mert Gürbüz