SosyalKafa

Marsta Zaman Kayması: ‘’Gerçeklik ona inanmayı bıraktığın vakit kaybolup gitmeyendir’’

  Philip K. Dick, yarattığı kurgularla bilimkurgu türünün en sağlam yazarlarından biri olarak kabul edilir. Daha küçükken kaybettiği ikiz kardeşi Jane, 1948’de başlayan talihsiz evlilikler zinciri, uyuşturucuyla bağını bir türlü koparamadığı inişli çıkışlı ilişkisi, ilaçlar ve depresyonla küçük bir kulübede geçirdiği inziva yılları, akabinde gelen başarısız intihar girişimlerinin de etkisiyle Dick; romanlarında gerçekliğin spekülatif doğasını kendine dert edinmiş, bu anlamıyla tema bakımından yazın hayatı boyunca takdir edilesi bir süreklilik göstermiştir. Onun gerçekliğe karşı takındığı tavrını belkide en iyi anlatan alıntı, yazıldığı yıllardan epey bir sonra efsane film Bladerunner’ın senaryosunun temeli olmuş Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? kitabından yapacağımız alıntı olacaktır:

 

               ‘’Gerçeklik ona inanmayı bıraktığın vakit kaybolup gitmeyendir’’

 

   Tüm eserlerinde ‘’gerçeklik nedir?’’ ve onun karşısında ‘’biz kimiz?’’ gibi sorular ile uğraşan yazara göre sistem, insana doğruluğu sorgulanabilir pek çok sözde gerçeklik sunar. Böylelikle, günün sonunda nesnel gerçeklik dediğimiz anlam kümelerinin aslında bir tür yanılsama, benlik algısının da bu yanılsamayla kurulan kurgusal bir ilişkiden ibaret olduğunu öne sürmektedir. Bu bakımdan, çalkantılı hayatının akli melekelerinde bıraktığı izler onun hem laneti, hem de gerçekliğin sınırlarında özgürce dolaşabilmesi adına avantajı olmuştur. Öyle ki, hayatının son dönemlerinde ünlü Polonyalı bilimkurgu yazarı Stanislaw Lem’in gerçek bir insan olmadığını, onun Amerikan bilimkurgu dünyasına zarar vermek isteyen komünist bir örgütün adı olduğunu belirttiği bir ihbar mektubunu FBI’a yollamıştır. Hatta bir ara gerçeklikten o kadar kopmuştur ki, yaşamının bir kısmının 1. yy Roma’sında, diğer kısmınıda 20. yy Kaliforniya’sında geçirdiğini iddia etmiştir.

  1950-1980 arasındaki dönemde aktif olarak eserler veren Philip K. Dick, kitaplarındaki derin felsefi tartışmalarda bir tür pozitivizm alaycılığı yaparak, sosyal bilimler alanındaki birikimini iktidarı sorgulamak için kullanır ve bu haliyle alanda Asimov, Clarke gibi erken dönem bilim-teknoloji ağırlıklı ekolden kendisini ayırır. Bu farklılaşma aynı zamanda ikinci dönem bilimkurgunun yaygınlaşmasının da önünü açmıştır. Bahsettiğimiz bütün bu temalar, yazarın farklı dönemlerinde, farklı eksenler etrafında işlenmiştir. Ancak bu yazıda, Dick’in gerçeklik mefhumunu spesifik olarak otizm özelinde irdelediği Marsta Zaman Kayması eserine odaklanacak, bu bağlamda da, pragmatik epistemoloji, kapitalizm ve lineer zaman algısı gibi felsefi tartışmaları, yer yer önemli sosyal bilimcilere ve filozoflara atıfda bulunarak roman üzerinden ele almaya çalışacağız.

Hikaye:

   Roman, insanlığın Marsta eski dünya düzeni üzerine kurulu bir tür kolonide sürdüğü hayat teması üzerinden ilerliyor. Yerleşkeler sınırlı su kaynaklarının yakınına kuruluyor ve suyun yaşam alanlarına eşit paydalar halinde dağılımı Birleşmiş Milletler tarafından gerçekleştiriliyor. Aynı zamanda, İsrail ve Birleşik Arap Devletleri arasındaki husumet de çok güzel işleniyor; üstüne üstlük, Birleşmiş Milletler’in insanlara ‘yaşam alanları’ açma bahanesiyle kar amaçlı arazi spekülasyonları yaptığını okurun yüzüne vurarak, insan hakları bekçiliğinin arkasındaki kirli sermaye oyunlarını da gün yüzüne çıkartıyor. Zaten roman belirli sektörlerin nasıl farklı ülkeler ve organizasyonlar tarafından tekelleştirildiğini gözler önüne sererek eleştirel tutumunu baştan sona korumaya devam ediyor.

   İlk bölüm, hikayenin protagonisti diyebileceğimiz Jack Bohlen’in eşi Silvia ve David Bohlen’in komşuları Steiner’larla kurduğu ikircikli sosyal ilişkileri anlatıyor. Jack Bohlen, Bay Yee isimli bir tamirat firması sahibinin altında tamirci olarak çalışıyor ve belirli aralıklarla ondan aldığı telefonlarla helikopteri aracılığıyla müşterilere gidiyor. Elbette temel ihtiyaçların Dünyadan Marsa gelmesi de epey bir zaman aldığı için tamircilik inanılmaz prestijli, yüksek ücretli bir meslek haline geliyor. Bu anlatı bana kalırsa yazarın yapısal şartlar altında belirli mesleklerin zaman içerisinde nasıl değer kazanıp kaybettiğini örneklemesi açısından önem teşkil ediyor. Komşu ailenin babası Norbert Steiner ise bir karaborsacı; Marsta tüketilmesi yasak, getirilmesi son derece külfetli lüks metaları yağlı müşterilere satarak bir tür komisyonculuk yapıyor ve hayatını bu şekilde idame ettiriyor.

   Ben Gurion kampı, kurgunun ekseninin etrafında döndüğü en temel mekanlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Kamp, başında Dr. Glaub adında bir hekimin önderliğinde muhtelif ‘psikolojik rahatsızlıkları’ olan çocuklara özel eğitim sağlıyor. Norbert Steiner’ın oğlu Manfred, burada gündelik hayattan uzak bir şekilde eğitim görüyor. Aynı şekilde, hikayenin ana karakterlerinden Arnie Kott ve eski Eşi Anne Esterhazy’nin dış görünüşünde gözle görülür çarpıklıkları olan oğulları Sam de kampta özel bir bakıma tabi tutuluyor. Arnie Kott, Steiner ve Jack Bohlen’in hayatları bu kamp dolayımıyla birbirine bağlanıyor. Anne, Birleşmiş Milletler’le çok iyi ilişkiler geliştirmiş bir tür hayırsever, aktivist olarak yakın zamanda kampın kapanacağına dair duyumlar alıyor. Bu bilgiyi, oğlu Manfred’i ziyarete giderken Anne’nin hediyelik eşya dükkanına uğrayan Steiner ile paylaştığında Steiner, ağır bir umutsuzluğa, belki de yetersizliğe kapılarak kendini hızla yol alan bir otobüsün önüne atarak intihar ediyor. Kampın kapatılmaya çalışılması ise, Dünyada insanların Marsa göç etmesi için yapılan devlet teşvikli reklamların, kampın varlığı nedeni ile kamu nezdinde ikna edebilirliğini yitirmesi olarak gösteriliyor. İnsanlar bir şekilde Marsa göç edenlerin aklı sıhhatlerini yitirdiklerini düşünüyorlar.

   Steiner ölmeden önce oğlunu ziyaret ettiğinde, Dr. Glaub İsviçreli bilim insanlarının otizm ile ilgili umut vaadeden çalışmalar yaptığını söylüyor. Bu teoriye göre, otistik bireyin zaman duyumunda bir karmaşa olduğu varsayılıyor. Yani çevresinde olup bitenler onun algı kapasitelerinin yarışamayacağı kadar hızlı gerçekleşiyor. Otistikler çevrelerini aynı hızlandırılmış bir televizyon programı gibi algılıyorlar. Dolayısıyla kuram, otistik bireyin yavaşlatılmış görüntülerin ve seslerin yansıtıldığı bir ekranla aynı odaya koyulduğunda diğer insanların iletişimsel kapasiteleriyle ortaklaşabileceğini öngörüyor. Bu anektodun üzerine, Arnie Kott karakterinin kurgudaki yerini açmak gerekiyor.

   Arnie, Mars’taki su dağıtım işçilerinin sendikası olan Su İşçileri Lokali’nin Yüksek-İyi Üyesi olarak sosyal hiyerarşide çok güçlü bir pozisyonda yer alıyor. Aşırı zengin, lüks tüketimi seven, kar hırsı oldukça yüksek ve bu uğurda her türlü insani değeri hiçe sayabilecek kadar gözü kara bir karakter. İş ortaklarıyla haberleşmek için kullandığı eş zamanlı kodlayıcısı bozulduğunda, Bay Yee’yi arayıp kendisine bir tamirci göndermesini istiyor. Bay Yee’den gelen telefonun üzerine helikopteri ile harekete geçen Jack yolda giderken, romanda gezegenin yerlileri olarak karşımıza çıkan Çöl Adamları’na rastlıyor. Arnie’de bu esnada kendi helikopteri ile evine dönerken, ikiside yerde susuzluktan can çekişen küçük kafileyi görüyorlar. Birleşmiş Milletler yasasına göre hava sahasında gezinirken böyle bir durumla karşılaştığınızda aracınızı indirip bu insanlara su vermeniz gerekiyor, aksi takdirde hakkınızda hukuki işlem başlatılıyor. Üstelik kurduğu büyük konutlarla bu insanların ‘yaşam alanlarını’ işgal eden de BM’nin ta kendisiyken (!) İki karakter romanda ilk defa böyle karşılaşıyor. Jack hemen helikopterini alçaltırken, Arnie de Çöl Adamları’na sövüp sayaraktan gönülsüzce helikopterini aşağıya indiriyor. Arnie kibirli bakışlarıyla bir bidon suyu şoförü ile yollarken, Jack çok telaşlı ve yardıma oldukça gönüllü bir havada suyu kafileye takdim ediyor, ona müteşekkir kalıyorlar ve inançlarında yağmur tanrısı olarak geçen bir yaratıcıyı çağırmak için kullandıkları tahtadan oyulmuş bir figürü kendisine hediye ediyorlar. Ardından ikili Arnie Kott’un evine doğru yol almaya başlıyor.

   Arnie, Kendi oğlu da kampta bulunduğundan dolayı, Dr. Glaub ile kaçınılmaz olarak düzenli bir ilişki yürütüyor. Gel gelelim, bu teoriden haberi olduğunda Manfred’in çarpık zaman algısını bir makine aracılığıyla kendi anlam düzlemine indirerek geleceği görebileceğini düşünüyor çünkü Manfred, zamanı lineer, yani çizgisel bir şekilde algılamıyor, onun algısında zaman daha çok iç içe geçmiş döngüsel fragmanlar halinde tezahür ediyor. Bu projeyi gerçekleştirebilmek adına tamir için evine gelen Jack Bohlen’den bu makineyi inşa etmesini istiyor. Asıl motivasyonu ise, Jack’in arazi spekülatörü babası Leo Bohlen’in BM’nin ileride belirli bir bölgede konutlar kuracağına dair aldığı istihbarata istinaden ilgili bölgeden büyük bir arazi alması oluyor. Bu haliyle Arnie’nin Manfred’in zamanı algıda bükebilme yetisine bu kadar bel bağlamasının arkasındaki sebep, onun kar odaklı projeleri diğer tüm rakip yatırımcılardan önce görebilmesine dayanıyor; ayrıca zamanda geriye gidip, Leo Bohlen’den önce araziyi kendisi almak istiyor. Yani aslında Manfred’i ‘topluma kazandırma’ gibi bir çabası kesinlikle yok, asıl niyet tamamı ile pragmatik bir yerden daha fazla artı değer elde edebilmekte kendisini gösteriyor.

Philip K Dick’in Pragmatizm Eleştirisi:

  Yaptığımız bu uzun girişin ardından, pragmatik epistemoloji, kapitalizm ve lineer zaman algısı gibi felsefi tartışmaları bu hikaye örgüsüne yedirerekten ilerleyebiliriz. Öncelikle Arnie’nin Steiner’ın ölümü ile ilgili yaptığı yorum özelinde pragmatik epistemoloji analizime başlamak istiyorum. Epistemoloji en basit tanımı ile, bilgi felsefesidir; bilginin gerçekliği, edinimi, kullanımı, önemi gibi birçok soru felsefenin bu alt dalı etrafında ele alınır. Pragmatizm, en doğru bilginin, kişinin kendisine en çok fayda sağlayacak bilgi olduğu iddiasındadır ve bu haliyle epistemolojik bir pozisyondur. Arnie, intihar olayını gazeteden okuduğunda, intihar eden insanların artık topluma faydalı olmadıklarını bildikleri için bu eyleme giriştiklerini söylüyor. İntiharı tamamen faydalı/faydasız olma halleri üzerinden okuyor ancak hemen ardından ölen kişinin Steiner olduğunu öğrenince, onun faydalı biri olduğunu, bu olaya anlam veremediğini ifade ediyor. Dick burada bana kalırsa Arnie’yi kasten çelişkiye düşürüyor. Kendisi de birden fazla kere intihara kalkışan biri olarak, aslında dışarıdan bakıldığında intihara ilişkin akla ilk gelen bu toplumsal algıyı kırmaya çalışıyor. Böylelikle intihar motivasyonunun pragmatik nedenlerle ilişkili olmayabileceğini vurguluyor.

   Bir diğer pragmatizm eleştiri, Bohlen’in oğlunun okuduğu devlet okulunda bir makine-öğretmeni tamir etmek gittiği bölümde gerçekleşiyor. Bohlen, oğlunu bir makine-öğretmenin önüne oturmuş bir halde dinlerken, diyaloğa kulak misafiri oluyor. Makine-öğretmen tavşanların çok akıllı olduğunu, çünkü buldukları her şeyi zulaladıklarını ifade ediyor ve ekliyor:

 

‘’Belki de bu bize gerçek zekanın ne olduğunu gösterebilir, çok kelime bilmek, çok kitap okumak değil de, yalnızca avantajımıza olanı görebilmektir zeka’’.  

 

   Yani okullarda kurgulanan ideal zeka algısı sermayenin birikimini, gelecek odaklı düşünmeyi, yatırımı, avantajı ve potansiyeli yüceltiyor ve modern kapitalist rasyonaliteyi devletin ideolojik kurumları üzerinden yeniden kurguluyor. Kitapta bu rasyonalite ile ilerlemeyi kendine ilke edinmiş yegane karakter elbetteki Arnie Kott. Olaylara karşı utilitaryen yaklaşımı onu, bilgiyi sürekli olarak kar ve avantaj odaklı kullanmaya, etrafındaki her şeyi bu eksen etrafında görmeye itiyor. Dolayısıyla Manfred ile kurduğu ilişkinin kendisi dahi zamanın bilgisini araçsallaştırarak bunun üzerinden kar elde etmeye yönelik olarak gelişiyor. Ancak romanın sonunda, Manfred’in zihni aracılığıyla gittiği geçmişten şimdiki zamana geri geliyor ve zamansal kayma deneyiminin sarsıcı ağırlığı sebebiyle yolculuk boyunca canının derdine düştüğünden, istediği arazileri almayı başaramıyor. Dahası, döndüğünde ironik bir biçimde ‘’Sen Arnie Kott musun? Benim alanımı işgal ettin!’’ diyen tanımadığı bir adam tarafından silahla vuruluyor fakat bunun da Manfred’in zihninin içindeki alternatif gerçekliğin bir parçası olduğuna inanarak, öldüğü vakit kendi gerçekliğine ait zamana döneceğini sanrısına kapılıyor. Ölüm anında yaşadığı gerçekliğin kaybı hissi ona arazinin gereksizliğini, hayatının değerini hatırlatıyor. Ardından Bohlen’in kollarında ettiği şu sözlerle hepimizi düşünmeye sevk ediyor: ‘’Sana bir sır vereceğim, bir şey keşfettim: Bu da şizofreni dünyalarından biri’’. Kott, böylelikle kapitalist aklın şizofreninin ta kendisi olduğunu belirterek son nefesini veriyor. Philip K. Dick böylelikle, hem verili gerçekliğin muğlaklığını, hem de pragmatik akılcılığın insanı nasıl felaketlerin içine sürüklediğine dair sert bir eleştiriyle bizleri baş başa bırakıyor.

Hakikat, Bilgi ve İktidar:

   Jack Bohlen’in oğlunun okuluna makine-öğretmeni tamir etmeye gittiği bölümde iç sesiyle yaşadığı hesaplaşma, okuyucuya bilgi ve iktidar doğrultusunda hakikatin nasıl sosyal olarak inşa edildğini gösteriyor; buradan hareketle akla ilk gelen düşünür de elbette Foucault oluyor. Fransız filozof; okul, hastane, hapishane gibi modern kurumları, iktidarın işleyişine uygun ‘normal’ öznellikler üretmek adına belirli epistemik çerçevelerin uygulandığı iktidar mekanları olarak tasvir ediyor. Ona göre, kurumların varlığını meşru kılan bilimsel söylemler mekanın kendisi ile buluştuğunda, normalize edilmiş bilme biçimleri disipliner rejimler dolayımıyla kişinin öznelliğine nüfuz ediyor ve iktidarın ihtiyaç duyduğu uysal bedenleri üretiyor. Bir önceki bölümdeki tavşan örneğinde ideal pragmatik düşüncenin okulda nasıl ‘normal, doğru, sağlıklı’ olarak küçük yaştaki çocuklara öğretildiğini hatırlayın. Bana kalırsa, çoğu okuyucu için karmaşık gelebilecek bu yorumlama Bohlen’in sözleriyle yerli yerine oturuyor:

 

‘’Okul bilgilendirmek ya da eğitmek için değil, çocukları belirli sınırlar içinde biçimlendirmek için vardı. Miras kalan kültürü çocuklara taşıyordu. Öğrencileri bu sisteme boyun eğdiriyordu; amaç kültürün devam ettirilmesiydi ve çocukları başka bir yöne sevk edecek farklı şeylerin ortadan kaldırılması gerekiyordu.’’

 

   Foucault artık bir tür norm ve normalizasyon toplumu içerisinde yaşadığımızı söylerken işte tam olarak bunu kastediyor: İnsanları iktidarın beklentilerinden ‘başka yöne sevk edecek’ her türlü bilgiyi, düşünceyi, yaşam tarzını kısacası öznelliği anormal, aykırı ilan ederek bunun üzerinden normal olanın kurulduğunu, dolayısıyla da gerçekliğin sosyal olarak inşa edildiğini ve eğer ki inşa edilebiliyorsa, onun başka türlü de kurgulanabileceğini gözler önüne seriyor. Bu ifadeyi temel aldığımızda, gündelik hayatın akışına uymayan akli durumlara sahip bireylerin kapitalizmin artı değer mantığına eklemlenemediğinden dolayı ‘hasta’ olarak kodlandığını ve Dick’in otizme başka bir rol çizmesinin ardındaki nedenin normalizasyon toplumuna getirdiği eleştiri olduğu çok daha iyi anlaşılıyor. Romandan bir başka alıntı bizi yeniden derinlemesine düşünmeye sevk ediyor:

 

‘’Jack bunun okulun karmaşık yapısıyla çocukların bireysel yapıları arasında bir savaş olduğunu ve biçim verenin tüm kozları elinde tuttuğunu farketti. Beklenen tepkileri vermeyen çocuğun otistik olduğu farz ediliyordu; bunun nedeni, nesnel gerçeklik yerine mantığına yerleşen öznel bir etkene dayandırılıyordu. Bu çocuk okuldan uzaklaştırılıp tedavi amacıyla yapılmış tamamen farklı türden bir okula, Ben-Gurion Kampı’na yerleştiriliyordu. Çocuk orada eğitim görüyor olamazdı, sadece bir hasta olarak ilgi görüyor olabilirdi.’’

Kapitalizm, Doğrusal Zaman Kurgusu ve Kolonyalizm:

  Kitabın ortaya koyduğu eleştirilerden bir diğeri de, kapitalizm ve kolonyalizm ilişkisi. Kolonyalizm, çoğunuzun bildiği üzere Fransa, İngiltere gibi Batılı devletlerin deniz aşırı ülkeleri sömürmek niyetiyle giriştiği işgal eylemlerinin literatürdeki karşılığıdır. Devletlerin piyasa olan ile ilişkisi bağlamında mevcut sistem artık artı değer, bir diğer deyişle kar etme noktasında tıkandığı vakit, kapitalizmin sürekliliği yeni sömürü alanları bulabilmesine bağlıdır. Bunun için öngördüğü yöntem ise ucuz iş gücüne yönelerek üretim/emek maliyetlerini düşürmek, böylelikle karı sürdürülebilir kılmaktır. Gel gelelim, bu işgallerin arkasındaki kapitalist mantık da köle emeğini sömürerek emek ücretinden kurtulmak, yasal haklardan mahrum köle statüsündeki insanları, insan dışı şartlar altında esnek biçimde çalıştırabilmesine dayanır. Afrika’dan zorla alınıp götürülen eril popülasyonun, Avrupa’ya karlı şeker ihraç etmek için çabalayan Amerika’nın şeker plantasyonlarında köle olarak çalıştırılması bu duruma uygun bir örnek teşkil eder. İşgaller meşruiyetini Batılı devletlerin ‘geri kalmış’ ülkelere ‘medeniyet’ götürdüğü bahanesiyle kazanır. Kendileri gibi sanayileşmemiş ülkeleri çağın gerisinde kaldıkları gerekçesiyle işgal ederek bakir topraklara medeniyet ve refah götürdüğünü iddia eden Avrupa ülkeleri, aslında bedava iş gücü bulmak, yeni pazarlar yaratmak, dahası bu ülkeleri kendi ekonomik modellerine bağımlı kılmak için bir tür medenileştirme misyonu üstlenirler. Formülün arkasındaki mantık, üstü kapalı bir biçimde lineer zaman algısına dayanır. ‘Geri kalmış’ toplumların çizgisel şekilde ilerleyen evrim skalasının daha başında oldukları, Batılı devletlerin ise evrimsel çizginin oldukça ilerisinde bir yerlerde oldukları kurgulanır. Toplumların eriştiği en yüce, en ileri mertebenin Avrupa devletlerinin içerisinde bulunduğu hal olduğu farzedilir ve bu devletler ‘çağın gerisinde’ takılıp kalmış toplumları kendi kültürleriyle harmanlayarak daha ileriye taşıyacaktır.

  Roman bağlamında, insanlık Dünya gezegeninde kapitalizmin gerektirdiği artı değer açlığını sınırlı kaynaklar dolayısıyla karşılayamıyor ve başka bir gezegeni, Ay’ı kolonize ediyor. Çöl Adamları’nın yurdu olan gezegen artık beyaz liberal Batı’nın yeni pazarı, yaşam alanı haline geliyor. Yerel halk, zamanla işgacilerin egemen yaşam tarzının himayesi altına giriyor ve giderek toplumun çeperine doğru itiliyor. Arnie Kott, bir Çöl Adamı’nı yanına hizmetçi olarak alıyor; Heliogabalus, Arnie tarafından işe alınana dek hayatını göçebe olarak yaşamış, mütevazi, oldukça sakin bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Arnie mütemadiyen Heliogabalus’u ‘ilkel’ olduğu, halkını da ‘medeniyetten nasibini alamadıkları’ gerekçesiyle aşağılıyor ve onu yanına alıp eğittiği için kendisine ne kadar müteşekkir olması gerektiğini vurgulayıp duruyor.

   Hatırlarsanız otistik bireyin zaman duyumunda bir karışıklık olduğunu, çevrelerinde olup biten her şeyin algı kapasitelerinin yakalayabileceğinden daha hızlı gerçekleştiğini söylemiştik. Bohlen de, yapacağı makine ile bu karışıklığı ortadan kaldırarak Manfred’in dış dünya ile iletişimini sağlamaya çalışıyordu. Ancak bu makine yapılamadı ve Manfred ile iletişim kurabilen, onu anlayabilen tek kişi Heliogabalus oldu. Arnie Kott’a zamanda nasıl hareket edebileceğini de ancak o ifade edebildi. İyi bakıldığında, Manfred’in yalnızca Heliogabalus ile iletişime geçebilmesi görünenin ötesinde çok şey söylüyor. Heliogabalus basit, yavaş, sakin, yalın, kısaca kapitalizmin gündelik telaşının içinde aşırı hızlandırılmamış bir hayat yaşadığından ötürü Manfred ile anlaşabiliyor. Zaten çevresindeki her şeyi hızlandırılmış bant tadında algılayan Manfred, üzerine bir de kapitalizmin hızlı devinimi eklendiğinde hiçbir şey anlayamaz oluyor. Onu, yalnızca yalınlıkla ve basitlikle hayatını yaşayan Heliogabalus anlayabiliyor. Burada Dick, bizlere ileri/geri, modern/geleneksel gibi çizgisel zaman algısı üzerine kurulu anlayışı sorgulatıyor. Teknolojiyle iç içe, medeniyetin göbeğinde, sürekli Çöl Adamları karşısında insan evladının ilerideliğini vurgulayan Kott, Manfred ile iletişim geçmeyi başaramazken sadelikteki güzelliği bulan Heliogabalus, bunu layıkıyla başarıyor. Toplumun dışına itilmiş, marjinalize edilmiş, egemen kültürün altında çiğnenmiş bu iki karakterin iktidar karşısında yaşadığı bu ortak deneyim, onların ortak dilini kuruyor.  Dolayısıyla nedir ileride veya geride olmanın kriteri? Yoktur aslında. Asıl soru, bu kriterleri tanımlama, etiketleme gücüne sahip olanın kim olduğudur.

 

Bence gerçeklik, egemenin ürettiği rızanın ortak kurgusudur!

 

 

 

Ali Mert Gürbüz