Shakespeare’in evi bulundu.
İlginç olan ise bu keşfin, Shakespeare’in oğlu Hamnet’in ölümünü konu alan Hamnet filminin vizyona girmesinden yalnızca kısa bir süre sonra gerçekleşmiş olması. Sanki dört yüz yıl sonra bile kültür dünyası Shakespeare’i yeniden keşfetmeye çalışıyor.
İlk bakışta bu durum şaşırtıcı görünebilir. Sonuçta Shakespeare hakkında sayısız kitap yazıldı, eserleri dünyanın dört bir yanında sahnelendi ve oyunları yüzyıllardır okunmaya devam ediyor. Peki bir yazar hakkında daha ne öğrenmek isteyebiliriz?
Aslında mesele yalnızca Shakespeare’in eserleri değil. İnsanlar uzun zamandır büyük sanatçıların yaşadığı evleri, yürüdükleri sokakları ve gündelik hayatlarını merak ediyor. Çünkü bir noktadan sonra eserlerin arkasındaki insanı görmek istiyoruz. Sanatçılar yalnızca ürettikleri metinlerle değil, yaşamlarıyla da kültürel hafızanın parçası hâline geliyor.
Bu nedenle Shakespeare’in Londra’daki evinin bulunması yalnızca tarihsel bir keşif olarak değerlendirilmedi. Aynı zamanda kültürel bir olay olarak görüldü. Çünkü söz konusu olan sıradan bir bina değil; dünya edebiyatının en etkili isimlerinden birinin yaşamına açılan fiziksel bir kapıydı.
Keşfin hikâyesi de en az sonucu kadar ilginç. King’s College London’dan Shakespeare uzmanı Prof. Lucy Munro, arşiv araştırması sırasında tesadüfen karşılaştığı 17. yüzyıla ait bir harita sayesinde Shakespeare’in 1613 yılında Londra’da satın aldığı evin tam konumunu ve büyüklüğünü belirlemeyi başardı. Daha sonra Londra Arşivleri ve Ulusal Arşivler’de bulunan üç yeni belgeyle bu bilgileri destekledi. Shakespeare’in Blackfriars bölgesinde bir evinin olduğu araştırmacılar ve ilgili insanlar tarafından bilinmekteydi; fakat bu yeni keşif sayesinde artık evin tam yeri, planı ve büyüklüğü ortaya çıkarılmış oldu.
Yeni bulgulara göre Shakespeare’in evi, bugün Ireland Yard’ın doğu ucunu, Burgon Street’in alt bölümünü ve 5 Burgon Street ile 5 St Andrew’s Hill numaralı binaların bulunduğu alanın bir kısmını kapsıyordu. Hatta yıllardır St Andrew’s Hill üzerinde bulunan mavi Shakespeare anı plakasının evin “yakınında” değil, tam olarak bulunduğu noktada yer aldığı da anlaşılmış oldu.
Kültürel hafıza çoğu zaman mekânlar aracılığıyla kurulur. İnsanlar yazarların çalışma odalarını ziyaret eder, evlerini müzeye dönüştürür ve yaşadıkları şehirlerde onların izlerini sürer. Bunun nedeni yalnızca merak değildir. Fiziksel mekânlar geçmişle somut bir bağ kurmamızı sağlar. Bir roman bize bir yazarın düşüncelerini gösterebilir; ancak yaşadığı evi görmek onu daha gerçek ve daha dokunulabilir kılar.
Shakespeare’in evinin bulunduğu Blackfriars bölgesi de bu açıdan dikkat çekicidir. Elizabeth dönemi Londrası’nın kültürel ve ekonomik merkezlerinden biri olan bu bölge, Shakespeare’in kariyerinin en üretken yıllarına tanıklık etmişti. Üstelik yeni belgeler, evin Blackfriars Tiyatrosu’na yalnızca birkaç dakikalık yürüme mesafesinde olduğunu gösteriyor. Shakespeare’in burada gerçekten yaşayıp yaşamadığı kesin olarak bilinmese de, Prof. Munro bu konumun onun hayatının son yıllarında Londra’da sanılandan daha fazla zaman geçirmiş olabileceğine işaret ettiğini belirtiyor. Bu da Shakespeare’i yalnızca Stratford’da yaşayan bir yazar olarak değil, Londra’nın gündelik hayatının içinde yer alan bir figür olarak yeniden düşünmemizi sağlıyor.
Bu keşfi daha ilginç kılan şey ise Hamnet filminin vizyona girmesiyle neredeyse aynı döneme denk gelmesi.
Uzun yıllar boyunca Shakespeare çoğunlukla ulaşılmaz bir edebiyat dehası olarak temsil edildi. Eserleri incelendi, dili analiz edildi ve dünya edebiyatındaki yeri tartışıldı. Ancak günümüz kültürü giderek sanatçıların yalnızca başarılarıyla değil, kırılganlıklarıyla da ilgilenmeye başladı.
Tam da bu noktada Hamnet öne çıkıyor.
Film, Shakespeare’in ünlü eserlerinden birine değil, oğlunun ölümüne odaklanıyor. Tarihsel kayıtların büyük ölçüde sessiz kaldığı bir boşluğu doldurarak, Shakespeare’in bir baba olarak yaşayabileceği yas duygusunu merkeze taşıyor. Böylece Shakespeare’i yalnızca bir yazar olarak değil, sevdiği çocuğunu kaybetmiş bir insan olarak görmeye başlıyoruz.
Belki de günümüzün Shakespeare algısını değiştiren şey tam olarak bu. Artık yalnızca Hamlet’i yazan dahiyi değil, o metinlerin arkasındaki insanı anlamaya çalışıyoruz.
Bu durum Shakespeare’e özgü de değil. Son yıllarda biyografik filmlere, sanatçı belgesellerine ve kişisel arşivlere yönelik ilginin artması da aynı eğilimin sonucu. İnsanlar sanatçıları yalnızca eserleri üzerinden değerlendirmiyor; yaşam hikâyeleri, ilişkileri, kayıpları ve yaşadıkları mekânlar üzerinden de anlamlandırmaya çalışıyor.
Bu yüzden Hamnet filmi ile Shakespeare’in evinin keşfi arasında sembolik bir bağ olduğunu düşünüyorum. Biri Shakespeare’in duygusal dünyasına, diğeri ise fiziksel dünyasına açılan bir kapı sunuyor. Biri onun hissedebileceği acıları görünür kılarken, diğeri yaşadığı çevreyi yeniden canlandırıyor.
Her iki gelişme de aynı soruyu gündeme getiriyor: Bir sanatçıyı gerçekten tanımak mümkün mü?
Belki bunun kesin bir cevabı yok. Ancak insanların dört yüz yıl sonra bile Shakespeare’in yaşadığı evi merak etmesi, onun ailesi hakkında filmler çekmesi ve hayatının bilinmeyen yönlerini araştırması önemli bir şeyi gösteriyor. Büyük sanatçılar yalnızca eserleriyle yaşamaya devam etmiyor. Yaşadıkları şehirler, evleri, hikâyeleri ve hatta kayıpları da kültürel hafızanın bir parçasına dönüşüyor.
Shakespeare’in Londra’daki evinin bulunması bu yüzden yalnızca geçmişe dair bir keşif değil. Aynı zamanda günümüzün kültürel hafızayı nasıl kurduğunu gösteren bir olay. Çünkü bazen bir evin kalıntıları ya da bir film sahnesi, yüzyıllardır bildiğimizi düşündüğümüz bir ismi yeniden keşfetmemizi sağlayabiliyor.
Ve görünüşe göre dünya, aradan dört yüz yıl geçmiş olsa bile Shakespeare’i keşfetmeyi henüz bitirmiş değil.



